Psikolog Ümit ERTEM 1978'de Adana da dogdu. Psikoloji egitimini tamamladiktan sonra Elazig Ruh Sagligi ve Hastaliklari Hastanesi psikoloji poliklinigi, psikotik bozukluklar, nevrotik bozukluklar, alkol ve madde bagimliliklari servislerinde görev yapti(2003-2007)...Oku

Savunma Mekanizmaları

Dinamik açıdan ruhsal yapı topografik şekilde bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı bölümlerine ayrılırken; yapısal açıdan id, ego  ve süperego katmanlarından oluşmaktadır. Gelişim evreleri açısından ruhsal yapı ise; oral, anal, fallik, latent ve ergenlik dönemlerinden meydana gelmektedir. Bu yapının tamamını görsel olarak hayal edebilmek için daha önce de kullandığımız buz dağı örneğini model almak istiyoruz. Denizdeki buz dağı, bir insan kimliğine benzetilecek olursa buz dağının su üstünde kalan kısmı kişinin bilinçli kimliğini oluşturmaktadır. Buz dağının suyun altında kalan kısmı ise bilinçdışı kimliğimizi oluşturmaktadır. Hafif dalgalanan bir denizde, buz dağının suyun altında kalan kısmının dalga boyu miktarınca açılması ve kapanmasıyla simgeleyebileceğimiz bir ara katman vardır ki buna bilinç öncesi alan denilebilir. Bebeğin gelişim evreleri anlatılırken bilincin nasıl oluştuğu konusu üzerinde durulmuştu. Buna göre, bilinçli yapımız gerçekliği temsil  eder. Yapısal açıdan ise bunun karşısına egoyu koyabiliriz. Suyun altındaki buz dağı kısmına da id ismini verebiliriz. Tanımlamanın kolay ve anlaşılabilir olması için süperegoyu da buz dağının tepesinde dolanan bir buluta benzetebiliriz. Bu durumda id, ego ve süperegonun yerleşimi ile bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı yaşamlar bir resim üzerinde gösterilmiş olmaktadır. Bu resimde psiko-seksüel gelişim evrelerini göstermek mümkün değildir. Zira psiko-seksüel gelişim evreleri ego ve süperegonun gelişimiyle ilintilidir.

Doğuştan getirdiğimiz ana materyalimiz id’imizdir. Bu, biyolojik bir temele dayanan, genetik şifreyle yüklenmiş dürtü  ve içgüdülerden oluşmuş ana yapıdır. Bu yapı doğuşta nasılsa ölene kadar varlığını aynı şekilde muhafaza etmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi id’in dürtüsel talepleri hedef nesnesine ulaşıp rahatlamak ve üzerindeki gerilimi boşaltmak ister. Bebeklik evresinde annenin de yardımıyla tüm dürtüler hedefine ulaştırılmaya ve geciktirilmeden nesnesiyle buluşturulmaya çalışılır. Bebeğin emme ihtiyacı, açlık dürtüsü anne memesi verilerek rahatlatılırken anne ile kaynaşma, anne ve birleşme ihtiyacı da anne kucağına yatırılarak tatmin edilir.

Dürtünün iki kaynağının olduğundan bahsetmiştik ki bunlardan biri üretkenliği temsil eden yaşam enerjisi diğeri de agresyonları temsil eden ölüm  enerjisidir. Her iki dürtü de mutlak olarak hedefine ulaşmak istemektedir. Başlangıçta id’de zaman, mekân, mantık ve diğer kavramlar oluşmadığından bunların anında temin edilmesi gerekir. Dürtünün, dürtü  oluşma süreciyle eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, bebekte gerilimi ve sıkıntıyı doğurur. Engellenmişliğin vermiş olduğu sıkıntı ile agresyon ortaya çıkar ve öfke deşarjı meydana gelir. Hayatın gereklilikleri arasında ise; bir dürtü  yola çıktığında bu dürtünün gerçekleşebilmesi için bir zaman periyoduna, nedensel bir ilişkiye, mantıksal bir bütünlüğe ve uygun mekânsal koşullara bağlılık söz konusudur. Bir bakıcı ne kadar özverili olsa ve ne kadar yakından ilgilense de bir bebeğin dürtülerinin, oluşum sürecinde eş zamanlı olarak hedefine ulaştırılması reel olarak mümkün değildir.

Dürtülerin eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, ruhsal bir yumak olan id’in bir kısmının farklılaşarak ego  dediğimiz; dürtüyü bir süre erteleyebilme yeteneğini haiz olan bir ruhsal bileşenin (komponent) oluşmasını temin eder. Bu süreç, doğal bir süreçtir ve egonun ilk oluşum çekirdeğidir. Henüz hafıza kayıtlarının olmadığı ve dışsal nesnelerin içsel tasarımlarının oluşturulamadığı bir dönemde bebek için dünya her an yeniden yaratılmaktadır. Bunu anlayabilmek için çevrenizdeki bir Alzheimer hastasının yıllardır tanıdığı eşini tanıyamaması ve çocuklarına yabancı muamelesi yapması örnek olarak gösterilebilir. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır.

Bizim zihinsel sürekliliğimizi ve varlığımızı temin eden şey hafıza kayıtlarındaki nesne tasarımlarıdır. Bebek henüz bu tasarımlarını oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Her gelen anne sureti onun için yeni bir anne, her gördüğü nesne de onun için yeni bir nesnedir. Zihninde ve hafıza kayıtlarında beş duyu ile aldığı nesne tasarımlarını kaydetmeye başladığı andan itibaren nesnelerin devamı diye isimlendirdiğimiz bir süreç başlar ve bu andan itibaren varoluşun sürekliliği gerçekleşir. İşte tam bu süreç esnasında ego  realiteye uyum gösterebilmek için bir takım çabalara başvurur. Bebeğin fiziksel ve zihinsel gelişimine paralel bir şekilde egonun varoluşu ve acıya tahammül süreci bir takım düzeneklerle temin edilmeye çalışılır. İdden farklılaşan ve dürtülerin belirli bir süre ertelenmesini temin eden bu güç, ego gücüdür. Bu güç id’den ayrılıp farklılaşarak palazlandıkça dürtüleri erteleyebilme, geciktirebilme ve bekletebilme yeteneğine sahip olmaktadır. Belki de egonun ilk fonksiyonu dürtüler üzerinde denetim kurabilme yeteneğidir. Bu, egonun bastırma savunma düzeneğinin ilk prototipidir. Ego, gerçekliği yani realiteyi temsil  eder. Egonun görevi id’in dürtülerini deşarj etmek, realiteye uyum göstermek ve de süperegonun ahlâki yargıları karşısında sınırı aşmamaktır.

Ego açısından gerçekliğin ve süperegonun taleplerini yerine getirmek hiçbir zaman tehlike arz etmez. Ancak id’in tüm taleplerini yerine getirmek, gerçeklik açısından çok büyük tehlike arzeder ve egonun yok olması veya yok edilmesiyle sonlanır. Bu durumda ego  için en büyük tehlike kaynağı id’den gelen dürtüler yani arzu ve isteklerdir.

Arzu ve isteklerin sorgusuz ve sualsiz bir şekilde deşarj edilmesi ve hedef nesneye yönlendirilmesi realite açısından mümkün değildir. Örneğin yeni bir kardeşi dünyaya gelen çocuk, kıskançlık krizleriyle kardeşini öldürmek için merdivenini düşürmek isteyebilir. Bu, onun için doğal bir dürtüdür. Bu dürtüsünü belirli bir perspektifte tutmaya çalışan güç realiteye uymaya çalışan ego  gücüdür. Gelişen ego, id’in bu tehlikeli potansiyelini fark ederek realiteye uyum kurabilmek için bu dürtüler üzerinde yoğun bir denetim oluşturur. Bu denetim, dürtülerin boşalmasını engelleyerek id’i basınç dolu buhar kazanına dönüştürür. Biz biliyoruz ki; hedefine ulaşamayan dürtüler insanda gerilim ve bunaltı doğurduğu için bir müddet sonra bu gerilim patlama şeklinde deşarj bulur. Nesnesine ulaşamayan her dürtü  içimizde potansiyel bir mayın gibidir. Ego bunu dikkate almak zorundadır. Ego yoğun basınç karşısında bu dürtülerin alternatif emniyet sübaplarıyla tahliyesine ve tasfiyesine çalışır.

İşte bunları yaparken ego, id’e karşı savunma düzeneklerini oluşturmak durumundadır. Ego kendini id’e karşı savunup realitede varlığını sürdürebilmek için onlarca savunma düzeneğini uygulamaya sokar. Bu savunma düzenekleri ruhsal gelişim evrelerine göre ilkel olandan olgun olana doğru bir seyir takip eder. İlkel olan savunma düzeneklerinin Psikoseksüel gelişim evrelerinin ilk dönemlerinde kullanılması doğal iken daha sonraki gelişim evrelerinde kullanılması bir patolojiye işaret eder. Dinamik yaklaşımda egonun savunma düzenekleri başlangıçta sekiz-on düzenek olarak isimlendirilirken bugün yeni ekollerin yeni açılımlarıyla savunma düzeneklerinin sayısı yirmi beşe ulaşmış ve içerikleri değişmiştir. Savunma düzeneklerinin temel nitelikleri; bilinçdışı  olması, otomatik olarak çalışması ve büyük oranda id’e karşı savaş vermesidir. Bazı savunma düzenekleri egonun realiteye uyumu için gerekli iken, bazıları da süperego için oluşturulmaktadır.

Yukarıda vermiş olduğumuz tasarımsal buz dağı örneğinde olayı basite indirgeyerek konuyu aktarmaya çalıştık. Daha doğru anlatım ortaya koyabilmek için bulut olarak nitelendirilen süperegonun, suyun üstünde olmasına rağmen yüzde doksanının bilinçdışı  faaliyet gösterdiğini belirtmeliyiz. Tamamı suyun üstünde gibi gözüken egonun da savunma düzeneklerini oluşturabilmek için bir kısmının bilinçdışına, yani suyun altına doğru derinleştiğini görüyoruz. Bunu geometrik bir şekilde ifade edecek olursak insan kimliğini bir daireye benzetebiliriz; dairenin 1/3 oranında üst kısmından geçecek bir parabol çizgi bilinç çizgisi iken, parabol çizgisinin üst kısmında kalan alanın yüzde yetmişini ego  parçası, yüzde 15′ini süperego parçası yüzde 15′ini de id parçası oluşturur. Suyun altında kalan veya parabolün altında kalan alanın, yüzde 60′ına id, yüzde 30′una süperego ve yüzde 10′una da ego diyebiliriz. Bu rakamlar ölçülebilen rakamlar değil, fakat konuyu anlatabilmek için örneklem rakamlarıdır.

Tüm anksiyete bozukluklarında ortak olan özellikler belirli durum ve nesnelerle karşılaşınca anksiyete...

 

OKU

Tikler, bir kas grubunda, yineleyen istemsiz hareketlerle belirli bir bozukluktur...

 

OKU

Aşırı şişmanlamaya karşı yaşanılan aşırı korkudan dolayı zayıf kalmak için bilinçli olarak çaba göstermek ile gözlemlenen bozukluktur

OKU

Gelişimsel olarak değerlendirildiğinde, bebekler için genital bölgelerini keşfetmeden önce ilk karşılaştıkları doyum..

OKU

Yıllardan beri oldukça tartışmalı bir tanıdır. Öncelikle psikanalitik yönelilmli ruh hekimlerince ele alınmış olan bu kişilik...

OKU

Depresyon en sade sekliyle çökkünlük hali olarak tanımlanabilir. Depresse duygudurumu olan hastalar enerji ..

OKU